Your browser (Internet Explorer 6) is out of date. It has known security flaws and may not display all features of this and other websites. Learn how to update your browser.
X
Articles

Tokyo’da bir ben

tokyoda bir ben

Herkese tünaydınnn :)

Dün öğlen saatlerinde Cem Bey’in evindeki saltanatımı sonlandırıp evime döndüm. Çook güzel geçti son beş günüm. Şimdiden özledim bile… Fakat annemler dün akşam geleceğinden ve abim beş gün boyunca evde yalnız olduğundan savaş alanına dönen evi toplamamız gerekiyordu. Zorla da olsa onu kaldırdım ve evi temizledik.

Bugün ise cumartesi olmasına rağmen evdeyim aslında şu sıralar şişli yolunda olmam gerekiyordu ama annemleri özlediğimden bugünümü onlara ayırdım Cem’e yarın gideceğim. Şimdi ise odamda oturmuş japonya seyahatimi anlatacak yazının girişini yapmakla meşgulüm :). Ve başlıyorum;

14 Temmuz akşamı THY ye ait Tokyo seferini yapan uçakta yerimizi aldık. Oturduğumuz yer sahip olabileceğimiz en berbat yerlerden biriydi. Orta kısımdaki dört kişilik koltuk grubunun iki sırası. 12 saat nasıl geçecek burada diye düşünmeye başladım. Hatta sıkılmaya da başlamıştım fakat Japonya’da geçireceğimiz güzel günleri düşününce sıkıntım biraz hafifledi. Uçak olabilecek en iyi uçaklardandı. Her kişinin önünde ufak bir ekran vardı ve film,dizi,belgesel izleyip müzik dinleyerek ya da oyun oynayarak vaktin bir kısmını harcayabildim. Öyle böyle 12 saati atlattık ve Tokyo-Narita havalanına indik. Ve iner inmez iki telefon kiraladık. Birbirimizi aramak böylece daha hesaplı olacaktı.  Oradan kalacağımız otele giden özel servisler kalkıyordu ve bir buçuk saatlik yolculuktan sonra otelimize vardık.

Odamız standart japon evlerini aratmayacak derecede küçük bir odaydı. Fakat kaldığımız süre boyunca hiçbir eksiğimiz ya da memnuniyetsizliğimiz olmadı. 6 saat saat farkı dolayısıyla biraz sersemlemiştim. Hava da inanılmaz sıcak ve nemliydi. Herşeye rağmen yorgun hissetmediğimizden bavulları bırakıp dışarı çıkmaya karar verdik. Cem’in orada yaşarken tanıştığı yarı türk yarı japon olan Kei adında bir arkadaşı var. Onun da Tokyo’da Harem adında bir türk restoranı var. Otelden çıktığımız gibi oraya gittik. Ben de herkesle tanıştım ve aşçı Mustafa Abinin yaptığı o güzel Türk-Japon usulü beyendiyi yedim :).

Japonya’da kaldığımız süre boyunca birgün sıkıldığımı hissetmedim. Çünkü bunu düşünecek vaktim olmadı. Cem ve arkadaşları sayesinde bir saniye boş kalmadım:). Gündüzleri gidilmesi gereken turistik yerlere gidip akşamları Cem’in arkadaşlarıyla takılıyorduk. Bilirsiniz ki Japonya teknolojinin merkezidir. Biz de teknolojinin Tokyo’daki merkezi olan Akihabara bölgesine en az 5-6 defa gitmişizdir. Her gittiğimizde kendimi kaybettiğimi zöyleyebilirim. Aldığım bazı şeylerin haricinde isteyip de alamadığım okadar çok şey oldu ki:) Bir dahaki sefere artık. Yodobashi Kamera adında çok büyük bir techno marketleri var. Zaten oraya girdiniz mi tamamen kayboluyorsunuz. Eğer dikkat etmezseniz zamanın nasıl geçtiğini anlamayıp bütün günü orada bitirebilirsiniz.

Otelimiz belediye binasına çok yakındı. O bina da Tokyo’nun en önemli binalarından olduğundundan tepesine çıkmadan edemedik. Tokyo kulesindeki kadar olmasa da nefis bir manzarası olduğunu söyleyebilirim. Tokyo kulesinin hikayesini de Cem’den dinlediğim gibi aktarayım size. Bu japonlar Fransızlara inat onların Eifel kulesinden daha hafif olarak aynı kuleyi yapabileceklerini kanıtlamak istemişler. Sonunda yapmışlar ve Tokyo kulesi ortaya çıkmış. En tepeye çıkmak isterseniz orda da ayrı ücret ödüyorsunuz.

Ulaşıma gelince; Kaldığımız süre boyunca iki defa taksiye bindik. Genelde metro ve tren kullandık. Söylemeliyim ki o youtubda gördüğümüz itekçilerden görmedim çünkü o kadar kalabalığa rastlamadım:). Tokyo çok kalabalık bir şehir elbette fakat o kadar düzenliki o kalabalık gözünüze batmıyor. Metroya indiğinizde karınca sürüsü gibi dağılan insanları görüyorsunuz. Sabah 8.30-10.00 arası vagonların bazıları sadece bayanlara ayrılmış. En kalabalık saatler olduğundan taciz olaylarını önlemek için sanırım. Taksiye gelince inanılmaz pahalı. Taksiler 710 yenden açılıyor. Bu da yaklaşır 7 dolar civarı oluyor sanırım.

Gece hayatına gelince. Tam anlamıyla yaşama fırsatını bir defa Kei sayesinde buldum. Bir gece hep beraber Tokyo’nun en büyük klüplerinden birinde özel bir partiye gittik. Mekan iki üç katlı ve inanılmaz kalabalık. Ne alaka bimiyorum ama kullanılan lazer ışıkları  seneler önce gittiiğim Halikarnas’ı hatırlattı bana:) Ondan önce ise ufak bir mekanda ufak bir partiye katıldık. MEkanın tamamı bildiğimiz eski usul taşlı avizelerle süslenmiş heryer parlak parlak eşyalarla dolu. İnsanlar garip garip kıyafetlerle deli gibi dans ediyorlardı :).Sabahın ilk ışıklarında otelimize dönerek geceyi sonlandırdık.

Tokyo’ya gitmeden önce Japon yemekleriyle ilgili çekincem elbette vardı. Zira benim pek alışık olmadığım bir tad. Cem de deniz ürününü ağzına sürmediğinden daha çok Amerikan mutfağına yöneldik. Denny’s, Jonathans’ gibi restoranlarda getirelen az pişmişin de azı hatta neredeyse hiç pişmemiş biftekleri yemeye çalıştık :). Kei ile bir defa japon bir defa çin bir defa da kore mutfağına yönelik yemekler yedik. En azından yemeden geldim diyemem :).

Tatilimizin bir gününü ise DisneyLand‘da geçirdik. Metroyla bir yere kadar gittikten sonra Disney Resords a özel kalkan trene biniyorsunuz. Trenin camları Mickey Mause’un kafası şeklinde yapılmış içerisinin döşemeleri de aynı şekilde Disney karakterleri ile süslenmiş. Tokyo’da iki çeşit park var. Biri Disney Sea diğeri ise Disney Park. İkisinin de girişi farklı ve iki parka da girmek istiyorsanız iki ayrı bilet almanız gerekiyor. Bütün günümüzü buraya adadığımızdan biz iki parkta da doya doya eğlendik. Hafta içi gittiğimizden içerisi gayet boştu bazı yerlere iki üç defa girebildik. Bol bol şekerleme ve patlamış mısır yedikten sonra otelimize döndük:)

Bahsettiğim aşçı Mustafa Abi’nin iyice türkleşmiş japon eşinin hazırladığı akşam yemeği, Kei arkadaşları ve eşiyle geçirdiğimiz akşam eğlenceleri, Cemle beraber yaptığımız turistik mekan gezilerinden sonra tatilimizin sonuna geldik ve şanslı bir şekilde son anda bize verilen cam kenarıyla öncekinden daha rahat olan yolculuğumuza başlayarak 12 saat sonra istanbul’ a geri döndük:). İlk bir hafta kadar saat farkından dolayı oluşan o jetlag denilen durumu atlatamadım. Fakat şuan gayet iyiyim ve yaşadığım o güzel günleri tekrar yaşayabilme hayaliyle yazımı burada noktalıyorum.

Biraz uzun yazdığımın farkındayım ama geçirdiğim günler yazmakla bitmez :). Zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederim…

Görüşmek üzere :)

Articles

Bir Maceranın Sonu…

bir maceranın sonu

Bir ay nasıl geçti anlamadım dersem pek gerçekçi konuşmuş sayılmam. Başlarda kolay geçse de sonlara doğru,zaman ilerledikçe sıkılmalar başladı…
Barcelona’dan başlayan yolculuğumuzu Roma’da sonlandırdık. Nereden başlasam anlatmaya bilemiyorum. Anlatılacakların çoğu aslında yaşanılması gereken anılar…

Kampımız, 15 gün boyunca bize her biri birbirinden farklı insanlarla yaşama imkanı verdi. Bu farklılıklar, farklı heyecanları,anıları doğrudu tabii ki. Ayrılık günü çok zordu diyebilirim. Herkesin gözü yaşlı bir şekilde zar zor uğurlandık…

Ve özgürlüğe ikinci adım Madrid’e idi. Ellerimizde haritalar hostelımızı arıyoruz. O zaman yön duygumuz daha zayıftı tabii, ona rağmen fazla zorlanmadan mekanımızı bulduk ve yerleştik. Şehri keşfetmek okadar kolay olmadı başta fakat zamanla insan alışıyor. Nitekim sonunda sokakları ezberlemiş duruma gelmiştik. Madrid’i beğendim diyebilirim ama gene de abartılacak kadar değil.
Sonraki durak Portekiz, Lisbon’du. Lisbon ufak bir yer, 2 günden fazlası fazla bence ama gene de fena değildi. Zaten 1 gece kaldık, o bile yetti.

Paris’e gelince… Ülkeye girdiğim anda hissedeceğimi tahmin ettiğim duyguyu hissedemedim. Belki de fazla yorulduğumuz içindi bilmiyorum ve bu hissiyatsızlık malesef ki devam etti. Paris güzel bir şehir, yalnız orada yaşayabileceğimi söyleyemem. Hayat oldukça pahalı. Aslında Avrupa’nın geneli böyle,biraz canımızı acıttı diyebilirim. En basiti; kana kana su içemedim. Bir suya 2€ vermek adamı baya bir yoruyor. Eiffel kulesinin ikinci katına kadar yürüyerek çıktık. Manzara hoştu, evet ama gözlerimde okadar büyüttüğüm kule hayallerimdekinden daha küçüktü..:). Paris’te Eiffel kulesi,Louvre müzesi,Notre Dame’ı ve Champs Elysées i gördüm. 3 günde ancak bu kadar oluyor malesef.

Paris’ten sonraki durağımız Berlin’di. Eğleneceğimi ve orayı seveceğimi umuyordum ki öyle oldu. Hava alanından bizi polonyalı arkadaşım Pawel karşıladı. Varşova’daki evinden 8 saat direksiyon sallayıp bizim için oralara geldi. Hep beraber güzel 3 gün geçirdik ki tatilimin en güzel kısımlarından biriydi. Berlin’i diğer yerlere göre daha çok sevdiğimi söyleyebilirim.

Sırada Venedik ve Roma var. İtalya’nın son durak olması bizi mutlu etmeye başlamıştı bile. Herkesi,herşeyi çok özlemiştik çünkü. Venedik için söyleyeceklerim Lisbon için söylediklerime benzeyecektir. Orası da küçük ama Lisbon’dan daha sevimli bir yer. Garip olan şu ki deniz mahsulleri restorantından ya da pizza ve makarnacıdan başka yiyecek biryer bulmakta zorlandık. Kolasız ve üzerinde sadece mozerella peyniri olan lahmacun kıvamındaki bir pizzaya 8€ vermek canımızı ayrı acıttı tabii :P. Venedik’teki bütün mağazalarda karışlaşacağınız iki şey vardır; el yapımı maskeler ve İtalya’nın ünlü murano camından yapılan takılar ve süs eşyaları. Fiyatlar pahalı olsa da gitmişken bir iki ufak birşey almamak elde değil.
Venedik’de kaldığımız yer şehir merkezine uzak, yani otobüsle 20 dk kadar mesafede olan, çiftliklerin arasında bir hostel. Doğayla iç içe kafa dinlemek için çok iyi bir seçenek olan bu yeri bulmakta biraz zorlandık. Yanlış yerde inip baya bi yürüdükten ve otobüsü uzunca bir süre bekledikten sonra doğru yere varabilmiştik. Başta şaşırdık ama sonra alıştık.
Venedik’ten sonraki ve son durağımız Roma idi. Orada kalmadık, sadece uçuşumuz transit olduğundan 9 saatlik arada 3.5 saat gezebildik. Ünlü Collesseum’u ve aşıklar çeşmesini gördükten sonra az biraz dolanıp uçağımıza yetişmek üzere havalanına geri döndük.
Sonunda 8. defa uçuyoruz ama bu sefer evimize :).
Şimdi mi?…
Tekrar odamdayım, gördüğünüz üzere bilgisayarımın başında.

Nasıl mı hissediyorum?…
Yorgun ama mutlu..:)

başka bi vakit başka yerlerden anıları tekrar paylaşmayı umuyorum…

Sonuç?..

Çok güzel geçen bir aydı; heyecanlı,yorucu,hüzünlü ve mutlu…
Fotoğraflar için :

http://www.flickr.com/photos/redpharos/

Articles

Seyahat boyle birseymis…

seyahat böyle

Cumartesi gunu baslayan yolculugumuz tum hiziyla devam ediyor. Ilk duragimiz Roma idi. 2.5 saat suren yari heyecanli, yari sIkIcI yolculugumuzun ardindan havaalanina varmistik. Ucakta gecen sure boyunca gozlemlerimiz neticesinde italyanlarin son derece soguk ve suratsiz olduklari kanisina vardik.

Turkiye sinirlari disinda agzimiza giren ilk yemegin de ucaktayken geldigini hatirlatayim. Sandvic denilen sey; 2 dilim yumsak hamur arasi bol yagli, hatta yag denebilecek turden bir peynirdi. Yaninda da adini “girtlak yakan” olarak degistirdigimiz greyfurt suyu :P. Neyse kisa keselim…

Roma havaalani umdugumuzdan ufak ve fazlasiyla bogucu bir yer. Magazalar ates pahasi ve yiyecekler de oyle. Sabahtan beri agzimiza birsey koymadigimiz icin oturup, gordugumuz ilk pizza menuyu yemeye karar verdik, fakat bu yemege verilen 8.5€’nun degip degmedigi konusunda yorum yapmayacagim :P

Havalaninda cok tatli,´sevecen ve iyi kapli biriyle tanistik. Kamal adinda bir cezayirli. Ingilizce bilmediginden yarim olan fransizcamizla beklemek zorunda oldugumuz 5 saati gayet eglenceli bir sekilde atlattik. Telefonlarimizi ve maiilerrimizi birbirimize vererek Barcelona’ya giden ucaga dogru yola koyulduk. Hersey cabuk oldu diyelim. Saat 22.00 ve biz havalanmak uzereyiz :).

Barcelona´ya dogru baslayan yolculugumuz, oncekine oranla epey bir heyecanli ve atraksiyonlu gecti. Ogrendik ki gece vakti hava yagmurlu ve firtinaliyken ucak tribulansa da girermis :P. Birkac korku dolu andan sonra, gezimizin ilk kisminin son duragi olan Barcelona havalanina vardik…

Belki duymussunuzdur; Alitalia havayolu sirketi bavul kaybetmekle ya da bavullari yanlis yerlere gondermekle meshurdur. Bundan dolayi uzun bir sure epey korktuyduk bavullarimizi kaybederiz diye. Nitekim kaybetmedik ama epey aradik. Sonunda da bulsak da inanilmaz buyuklukteki havalaninin icerisinde yaklasik 8-10 tur attik. :)

Artik Barcelonadayiz. Burayi sevdik mi? sevdik diyebilirim, yemekler haric. :):) Bircok fotograf cektik meraklilarina duyurulur. :P Yarin ise buradan ayrilmak zorundayiz. Uzun bir otobus yolculugundan sonra Murcia bolgesindeki kamp alanina varacagiz. Oradaki maceralari da yasandiktan sonra, musait olursam anlatacagim…Beklemeyi unutmayin :)

hadi simdilik benden bu kadar, gorusmek uzere…
herkese sevgiler :):)

Protection Plugin created by Jake Ruston's Wordpress Plugins - Sponsored by Agility Ladder.