Posts tagged ‘istanbul’
Yoğun bir hafta…
Uzun bir aradan sonra yeni bir cumartesi gününü anlatabilecek vakti buldum. Son bir hafta hayatımın en yoğun haftası olduğundan ki birileri sesimi duydu sanırım günlerimin boşluğundan şikayet ediyordum, kendime beş dakika bile ayıramaz durumdaydım.
İkinci dönemin başlamasıyla tam olarak ayarlayamadığım ders programım yüzünden hiç birşey kesin değildi bu yüzden de o ders senin bu ders benim dolanmaktan halim kalmadı. Üzerine iki tane de stajınız olunca isyan bayraklarını açıyorsunuz. Şimdi anlatmaya nereden başlasam bilemiyorum gerçi ne kadar uğraşsam da nasıl bir hafta geçirdiğimi anlamanız tam olarak mümkün değil :/
Şöyle ki; ikinci dönem stajı olan ve gözlemlemekten çok uygulamaya yönelik yapılan stajım ilk dönem olduğu gibi Habire Yahşi Anadolu Lisesi‘nde. Fakat hocamız ne kadar iyi olsa da gitmeden önce korkumuz yok değildi. Neyse ki anlayışlı staj hocam yapıcaklarımzı en aza indirgeyerek biraz içimizi rahatlattı. Bir zamanlar öğrenci olarak ve çekinerek girdiğim öğretmenler odasına artık lönk diye dalarak girebiliyorum. Benim için hala alışamadığım bir gelişme olduğundan hocalarla konuşurken bile yüzüm kızarıyor. “aaaa Mustafa bey bakın eski öğrencim tanıştırayım birtanedir, şöyledir, böyledir bla bla..” O kadar güzel şeyler duyuyorum ki gururlanıp utanmamak mümkün değil :p.
Hepsinin ötesinde en garip hissedilen duygu ise ders hocasıyla birlikte sınıfa girildiğinde o mini mini birlerin “fiyuvıtt,amann,alllaaaaaaaaah” diye duyulan garip tepkilerine ve “hocam buraya oturun ya da olmadı şuraya” diye garip garip tekliflerine maruz kalmak. En kötüsü de bazen o kadar cıvıtıyorlar ki kibar bir dille uyarılmaktan anlamayacaklarını bildiğiniz için veremediğiniz onlarca cevap içinizde kalıyor.
Yani şu staj olayında öğretmenliğin pek de bana göre olmadığını açık açık anladım. İleride görüşlerim ne kadar değişir ya da değişir mi pek bilmiyorum ama umarım daha farklı düşünmeye ve zamanla alışmaya başlarım.
Şimdi buraya kadar anlattıklarımın dışında geçtiğimiz haftayı meşgul kılan asıl olay Yunanlı arkadaşımız Margarita‘nın gelişi. Şimdi bu şahıs kimdir nedir baştan anlatayım;
Kuzenim Emre geçenlerde telefon açtı ve yunanlı bir arkadaşının Türkiye‘ye geldiğini bir hafta kadar bizde kalıp kalamayacağını sordu. Ben de olur dedim ve geçtiğimiz cuma günü Margarita’yı sirkeciden alıp eve getirdim. Çok sıcak kanlı ve tatlı bir kız ama bu kadar maceracı olduğunu anlamamıştım. Meherse kızımız iki gün içerisinde karar verip pılını pırtısını toplayıp aşık olduğu İstanbul‘a en az altı aylığına yerleşmeye ve aşık olduğu türkçeyi bir şekilde öğrenmeye karar vermiş.
İlk iki gün çok güzel gezdik eğlendik fakat daha sonra Margarita’yı ya ev bulamazsam ya kurs bulamazsam derdi aldığından bütün hafta ona ev ve kurs aradık. Benim bulduğum yurtta minimum bir ay kalınabildiğinden ve o iki hafta kalmak istediğinden yurtları bıraktık ve evlere bakmaya başladık. İstanbul’daki 5. gününde iyice umudunu yitiren ve kötü günler geçirmeye başlayan kızımıza annemdem müthiş bir haber geldi. Tam bizim evin yanındaki bir binada ona göre süper bir ev bulmuştu. Haberi aldığındaki mutluluğu görmeniz lazımdı. Tüm hafta onca dolanmaya değdi diyebilirim.
Ev süperdi yalnız içerisindeki kiracılar ay sonunda çıkacağından Margarita 20 günlüğüne Sisam adasına ailesinin yanına gidip ay sonu dönmeye karar verdi. Bu sırada ben de ona muhteşem bir türkçe kursu buldum hem fiyat hem tarihler tam onun için ayarlanmıştı sanki bu da ikinci süper haber oldu. Çok şanslı olduğu konusunda ortak karara vardık çünkü dünyanın en şansız insanıyım der dururdu.
Margarita bir hafta boyunca ben neredeysem oraya geldi. Hafta içi benimle derslere girdi çünkü okula da gitmek zorundaydım. Açıkçası bunları sıkılmadan yaptığı için hala şaşkınım çünkü ben bile çok sıkılabiliyorum derslerde. Türkiye’deki tek yakını, Boğaziçi üniversitesinde profesor olan halası. Onu hayatında hiç görmemiş ve İstanbula gelmeye karar verdiğinde de babası onun varlığından haber etmiş. Burada geçirdiği ilk hafta içerisinde halası bizi akşam yemeğine davet etti. Hayatımda tanıdığım en şeker insanlardan biri bunu açık açık söyleyebilirim ki ailesinde Türklere karşı olan bir çok yunanlı olmasına rağmen içersinde Türkler dahil tüm insanlık için kocaman bir sevgi barındıran insan hakları savunucusudur kendisi.
Margarita’ya destek olduğumuz için çok mutlu olduğunu söyledi ve şimdi tekrar çaya bekliyor :) Ben de bunun için Margarita’nın gelmesini bekliyorum. Açıkçası ona bu kadar alışacağım aklıma gelmezdi. Son bir haftayı öyle dolu dolu geçirmişim ki gidince inanılmaz boşluğa düştüm. En çok sevindiğim olaysa beş yıldır yaşamama rağmen hiç arkadaşım olmayan bu yerde artık sahildeki sabah koşularında bana eşlik edecek bir arkadaşımın olması.
Margarita ay sonu döndüğünde hemen taşınacak ve onun peşinden sevgili sevgili Guillaume bize gelecek. Ondan daha önce bahsetmiştim zaten bilirsiniz :). Bu ay bu şekilde dolu dolu, yorucu ama çok eğlenceli geçiyor. Umarım bir sorun çıkmadan atlatırız.
Bugün ise japonca kursumun ilk kurunu bitirdim. Haftaya ikinci kura başlıyorum. “Ne öğrendin?” derseniz çok şey öğrendim ama kafamda toplayamıyorum. Bir süre devam edeceğim faydası olduğuna inanıyorum gerçekten. Umarım yakın zamanda kullanma fırsatını yakalarım :).
Bugün güzel bir gündü yarını da bir ara anlatırım,hoşçakalınnn :)
Çekilmez çile…
İstanbulda trafiğe çıkmaktan nefret ediyorum. Gerçi kim sever ki?!
Okul açıldığından beri, evden ne zaman dışarı çıksam, gideceğim yere vardığımda bir asabiyet, bir sinir hali hakim oluyor. Şimdi anlıyorum bütün yaz neden dışarı çıkmak istememişim,elbet var sebebi. Sabah 9.30 daki ders için 2 saat öncesinden koyulsam yola neredeyse anca varıyorum ki ben okula öyle kilometrelerce uzaktaki bir mesafeden de gelmiyorum yani. Acıyorum arkadaşlarıma. Hele hele sLn gibi her sabah Avrupa yakasından Anadolu yakasına geçen arkadaşlarıma. Bir süre önce (okulun tadını almayı geçip okulan bıkma hali hakim olmaya başlayana kadaR) “keşke ben de karşıdan gelsem, her sabah boğaz havası ohh miss gibi” derdim. Trafikten gına gelince, her ne kadar sabahları boğazdan geçmenin güzel olacağı fikri değişmese de “okulun içinde otursaydım ne güzel olurdu” demeye başladım. Şükür ki son senem, her sabah çektiğim çile sona erecek (umuyorum).
Trafiği bu kadar pislemişken,pisleyenlerin büyük çoğunluğunun minibüsler olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Ha bu benim şahsi fikrimdir. Bütün şöförler aynı olmasa da, bindiğim üç minibüsten ikisinde aynı şeyleri yaşayınca ister istemez böyle bir genellemeye itiliyorum.
Bakın dün ne yaşadım;
09.30daki dersime gitmek için saat 08.15′te yola çıktım. Evden çıkıp minibüse binmem yaklaşık 2 dakika. 08.20′de bindim diyelim. Trafik var fakat bu sefer beni derse geciktirecek yoğunlukta değil. Minibüs neredeyse ful dolu, 2 koltuk falan boştur. Fakat ne hikmetse yol bomboş olduğu ve minibüs dolu olduğu halde 3km ötedeki potansiyel bir yolcuyu gördüğünü tahmin ettiğim “şöfer” bey bizi 10 dk aynı yerde bekletti. İçerde laf eden yolcular olmasına rağmen banamısın demedi. En sonunda 1 yeni yolcu arkadaşı alıp oradan ayrıldık. Ben şükür kurtulduk derken, daha bir sonraki ışıklara varmadan tekrar bir mola verildi(uzun yolculuklardaki ihtiyaç molası bile daha kısa sürer eminim). Yani diyeceğim o ki ;
ben 09.30daki dersime ucundan yetiştim. Gene yetiştim evet ama tamamen sinirle,hırsla dolmuş bir halde. Az sonra tekrar aynı maceranın bir benzerine atılacağım. Bu şöförlere güven olmadığından zaten yakında 3 saat öncesinden yola çıkacağım olmadı okulda sabahlayacağım. Olay budur. İstanbul gördüğüm bildiğim en güzel şehir. Trafiği de, İstanbul’u yaşanılmaz kılan yegane unsur.
Bunun sebebi kim? Sen,ben,o,biz,siz,onlar…






