Lav
Bir boy küçüldüm, ya da büyüdüm. Bilmiyorum.
Bildiğim artık tam olarak uymuyorum.
Bir yerlerden bişeyler taşıyor, birşeylerin içine sığmak istiyorum o da olmuyor.
Sıkıştım, kalbim akıllı süngerler gibi sıkılınca öyle kalıyor.
Anlattıkça çözülüyor, ama anlatsam ne fayda, anlamıyor.
Yanardağ gibi öyle bir patlıyor ki yanıyorum. Mum gibi eriyorum.
Dudaklarımda mühür, izin verse de çözemiyorum.
Haklıyım, haksızım. Olması gerektiği kadar o’yum.
Salak mıyım? saf mıyım? sandığı kadar aptal mıyım?
Yoksa çok mu akıllıyım? Olabilecek en aptal akıllıyım.
Zaman geçiyor, eskiyorum. Eskileri özleyecek kadar yaşlı mıyım?
Kalbim böyle küçülecekse daha fazla büyümek istemiyorum.
…
Yapma işte!
Sevgi.
İçim sevgi dolu.
Nefretlerin olması gereken yerde de sevgi var.
Hep birlikte olmak istediğim insanlar var.
Sevmekten çok korktuğum insanlar var.
Sevdiğimi söyleyemediğim insanlar var.
Söyleyip de gösteremediğim insanlar var.
Sıkı sıkı sarılmak istediğim insanlar var.
Sevgimi kaldıramayacak insanlar var.
Sevgimden kaçan insanlar var.
Neden sevdiğimi anlayamayan insanlar var.
Koşulsuz, sebepsiz sevilebileceğini göremeyen insanlar var.
Sevgime inanmayan insanlar var.
Kocaman kalbim olmasına rağmen, oraya girebilen çok az insan var.
Bu kadar sevgi istemiyorum artık. Yani olsun ama çok değil, kalbimdeki insanlara yetecek kadar olsun.
Yeter.
Neler, neler
Bir bayram daha geçti bile sanki. Kalabalığıyla, öpülen eller, mutlu yüzlerle…
Cem pek alışık değil bu kalabalık aile muhabbetine. Bayramın da önemini bu yüzden tam olarak kavrayamıyor. Bayramın birinci günü benim için senede iki defa tüm sevdiklerimle aynı masaya oturduğum bir gün. Önceleri bu ev anneannemin evi olurdu, fakat o yaşlandığı için bayrağı annem devraldı. Annem yaşlanınca da ben devralacağım. Bayramda çoğunluğun yaptığı gibi bir yerlere kaçma fikri ne kadar kulağıma hoş gelse de, o gün sevdiklerimle olamayacak olmam içimi karartıyor. O yüzden bayram seyahatlerini pek sevmiyorum.
İşler yoğun, hastalık hep kapıda. Son iki haftam sürekli hastalıklarla uğraşmakla geçti. Gece gündüz hastane kapılarını aşındırıp durduk çok şükür geçti. Kendimi spora verdim. Bugüne kadar hiç yapmadığım şekilde yoğun çalışıyorum. İş çıkışı 19:30 gibi salona girip haftanın dört günü en erken gece 22:00′da çıkıyorum. İnanılmaz ama kendimi daha az yorgun hissediyorum, çarpıntılarım azaldı. Haftasonlarını Cem’e ayırıyorum, çünkü hafta içi resmen görüşemiyoruz. Hoş, açık hava muhabbetimiz yok pek AVM AVM dolaşmaktan sıkıldım.
İşte pozisyonum yine değişti iyi mi? iyi diyelim. Çok yoğun oluyorum ama huzursuz değil gibiyim. Bilgisayar başından kalkmıyorum tüm gün, gözlerim birbirleriyle sevişiyor. Bazen öyle ki asosyalliğimin tavan yaptığını hissediyorum. Sporda geçirdiğim 2.5 saatin dışında görüştüğüm kimse, içerisinde bulunduğum her hangi bir aktivite yok. Tam bir ”nerd” üm yani.
Pawel‘ı çok özledim. yakın zamanda Polonya’ya gitmezsem ve gidemeden ölürsem gözlerimi toprak bile kapatamayacak sanırım. Her sene görüşmeye o kadar alışmışız ki bir sene görüşmesek içim içimi yiyor. Hoş, Polonya‘yı da çok özledim. Malum, hayatımın en güzel aylarından 1′ini geçirdim. Cem’i gitmesi için ikna edemem çünkü Avrupa çok sıkar onu ama ben en azından çocuk çalışmalarına başlamadan önce kesinlikle gitmeliyim, sonra ne vaktim ne halim olur muhtemelen d:p.
Önümüzdeki ay 27′den gün alıyorum. Geriye dönüp baktım da Cem ile tanıştığımda 19 yaşındaydım. Nasıl da büyütmüş beni…
Öyle işte, yine hoş ve boş bir sabah, spor için çıkacağım. O saate kadar boşladığım bloguma bir şeyler eklemek istedim. Amacı budur bu yazının. Uzun zamandır konuşamadığım arkadaşlarım okusun.Bilsin.
Görüşürüz
Önü karanlık pembe dağlar
İlk süt dişlerimden birini döktüğümde bana yastığımın altına koymamı ve bir dilek tutmamı söylediler. Diş meleği gelip dileğimi yerine getirecekti. Gökyüzünün sarı, dağların pembe, yolların yeşil, suyun turuncu olduğunu hayal ettim o gece ve renkli bir sabaha uyanacağıma inanarak kapadım gözlerimi. Sabah uyandığımda her şey aynıydı tabii ki. Ne yeşiller daha yeşil, ne mavi daha mavi…
Bu sefer en renkli kıyafetlerimi çıkarıp giydim, o kadar renkliydim ki çoraplarım pembe, pantolonum yeşil, tishörtüm sarı… ve ne kadar renkli tokam varsa taktım o gün. Küçük bir deliydim, dünya renklenmezse ben renklenirim diyen ve etrafa göstermek için tüm günü balkonda geçiren… Neden hep rengarenktim bilmiyorum, ama bu renklerin aksine bir yanım hep soluktu. Sessiz, sevgisini, sevincini belli edemeyen, çoğu zaman suratsız ama hep sevgi dolu, yani gizliden…
Kimseyi mutlu olduğumu göstererek mutlu edemedim. Doğumgünü hediyelerimin karşılığı hep kuru bir teşekkür oldu. İnsanları beni mutlu ettiğine pişman ederdim resmen. Teşekkür ederken bile utanır, sıkılır odama çekilirdim.
Ama içimde fırtınalar kopar, hediyeleri açtıkça içimden çığlık atar, mutluluktan ağlayacakmışım gibi sevinirdim. Çok sevdiğim birini uzun zaman sonra gördüğümde ”hoşgeldin” derken içimden boynuna sarılır, kocaman öperdim. ”Bugün burada olduğun için ne kadar mutluyum bilemezsin.” demek isterdim ama asla diyemezdim.
Sonra büyüdüm. Çok değiştim, ama bu huyum hep böyle kaldı. Değiştiremedim. Özellikle sevdiğim insanlara teşekkür etmek, onları sevdiğimi söylemek daha da zor geldi. Sanki ne kadar teşekkür edersem edeyim, ne dersem diyeyim yetmeyecekti. Kısa kesmek hep kolayıma geldi, yani içimdeki fırtınayı anlatamazdım, ben de hep vazgeçtim.
Sonra, iki kişilik bir hayatım oldu. Kendimi eğittim. Onunla çocuk oldum. Çok sevdim. Sevdiğimi söyledim, çünkü öğrenmiştim artık, yarın hiç söyleyemeyebilirdim. Su içerken, dergi okurken, çalışırken, otururken, yatarken, uyurken, gülerken hep sarıldım. Ansızın, o bilmeden, farketmeden… Sımsıkı, kocaman…
Sonra keşke dedim hep. Keşke çocukken de bilseymişim değerini. İnsanların heyecanını, hevesini içlerinde öldürmeseymişim. Beni mutlu ettikleri için mutlu olduğumu söyleseymişim. Çünkü birini mutlu edince, o mutluluğu görmek kadar keyif vermiyor bana hiç birşey. Gene de karşılığını alamazsam eğer belli ki mutlu olma fobisi var diyorum. Gözlerindeki parıltıdan anlıyorum, mutlu, hem de çok mutlu.
Yamuk Göz…
Öyleyim
İnsanları çok sevip, onların bunu anlamadığını görünce üzülme hastalığına kapıldım.
İki çift laf ettim, dinlenip duyulmadığımı görünce hüzünlenmeye başladım.
Gerçekten değer verdim, ama önemsenmeyince kalp kırıklığı yaşadım.
Farklı olmak istedim en sıradan olduğumu bildiğim halde.
Benim için önemli olduğunu anlasın istedim, ama ihtiyacı yokmuş göremedim.
Kayıplarını, kayıplarımla eşleştirdim. Ona daha yakın oldum ama hepsi için dua ettim.
Onun için üzüldüm, merak ettim. Yanlış anlaşılmaktan korkup hep çekindim.
Kardeş gibi bildim, mesafeleri yok ettim, yani öyle hissettim işte…
Yakın oldukça huzurlu hissettim, heyecanlandım, konuşamadım, utandım, kızardım.
Ailesini sevdim, onun için mutlu oldum, kardeşine müjdeyi verdim.
Belki konuşmak ister diye oldukça bekledim.
Ummadığım gibi oldu herşey.
Ben artık sevip, değer verdiğimi söylememem gerektiğini öğrendim.
Yanlış anlaşıldım.
Olmamı istediği kişi kimse oyum artık. O, BU, ŞU…
Herhangi biri işte…
Neden?…
Pınar’im, Ufuk’um hala büyümedik değil mi? 2 gün sonra 13 sene olacak. Ağızdan çıkması kolay 13′ün ama bu günleri 13 defa yaşamak o kadar da kolay olmadı. Eğlendiğimi düşündüğüm anda birden aklıma düştünüz ve ben bir anda 13 sene daha büyüdüğümü hissettim.
Hep soruyorum neden diye ama cevabı yok işte, hiçbir zaman da olmayacak.
Lanet olsun sizi alip götüren o geceye, o kadar yakınken sizi kaybettiğim güne, utanıyorum şuan kendimden siz orada yalnızken…
Sesleriniz hala kulaklarımda ama yüzlerinizi unutmaktan korkuyorum.
Çok özlüyorum, tarifi yok… Şimdi ben de yalnızım işte, bir resminiz bile yok elimde. Sarılmaktan hep kaçan ben şimdi sıkı sıkı sarılmak istiyorum size, yapamıyorum. İçimde birşeyler hep buruk.
…






